Sosyal Ağ

 

Günün Fotoğrafı

Yayınlarımız



   Sayı 18
 
     Sayı 17

     Sayı 16

    Sayı 15

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

Medeniyet TV

MUTLULUK EŞİĞİ

Bayram YILMAZ

10-01-2022

MUTLULUK EŞİĞİ
Mutluluk Eşiği

“Bir yudum su, bir zeytin tanesi inananlar için dünyaya bedeldir.” diye başlardı tek kanallı TRT ekranında İnanç Dünyası programı. Diyanetin hazırladığı, Yaşar Nuri Öztürk’ün konuk olduğu Perşembe günleri ana haber bültenlerinden önce bir saatlik, İslam’ın en naif halinin anlatıldığı bir programdı. Açılışta kısa bir Kur’an okunurdu. Programı özellikle belli yaşın üzerindeki mutaassıp insanlarımız ekran karşısında Kur’an tilaveti dinleme imkânını kaçırmak istemediklerinden ellerinde 99’luk tesbihleri ile huşu içerisinde beklerlerdi.

Hayatlarının merkezinde kanaatin ve şükrün çok belirleyici olduğu bir nesil için kendilerini çok iyi hissetmelerine sebep olan bir durumun ifadesi gibiydi biraz “Bir yudum su, bir zeytin tanesi inananlar için dünyaya bedeldir.” ifadesi.

Teknolojinin ve ülkenin imkânlarının çoğalmasıyla 100’lerce kanalın olduğu her meşrebe her beklentiye uygun onlarca kanalın ekranlarımıza doluştuğu, bazen en edepsiz tanıtımlar ile ayet ve hadisler ile ürün pazarlayan kanalların aynı adres ve ofislerden yayın yapabildiği, Diyanet kurumun da 7/24 açık kanalının olduğu, her türlü yarışma programlarının yanında Kur’an’ı güzel okuma yarışmalarının da yapıldığı günlere geldik. Bu günlerde bir kez daha söylesek “Bir yudum su, bir zeytin tanesi inananlar için dünyaya bedel” midir?

Her insan günün sonunda mutlu olmak ister. Her insanın mutlu olmak için ihtiyaçları istekleri farklı farklı olmaktadır. Bu farklılık cinsiyetinden, doğasından kaynaklandığı gibi ailesi başta olmak üzere yoğun etkileşimde bulunduğu çevresinin “mutlu olmak için gerekenler…” başlığının altına doldurdukları ile de ilgilidir. Bir oyuncak araba erkek çocuğu mutlu edebilecekken bir kız çocuğunu başka bir oyuncak ile tebessüm ettirebilirsiniz. Bazı çocukları ise bir oda dolusu oyuncak mutlu etmeye yetmeyebilir. Peşinde olduğumuz sorunsalımız; neden?

Yine bu bağlamda eğer kişi etkileşim olarak sadece akraba ve arkadaş çevresi değil sahip olduğu teknolojik imkânları sayesinde sosyal medya veya diğer mecralar üzerinden, dinleyen, izleyen etkilenen konumundaysa daha fazla “şey”e özenebilmekte, çok daha fazla “şey” ile kıyaslamalar yapmaktadır. Standartlar, beklentiler arttıkça da mutlu olmak için gerekenler çok daha fazla farklılaşmakta, çeşitlenmekte, fazlalaşmaktadır.

Bundan çok değil elli yıl kadar önce kıyas ve nispet imkânları mahalle ve sınıf arkadaşları ile sınırlıydı. Bugün dünyanın her köşesinden profesyonel çekim görseller önümüze düşmekte, dünyanın sayılı zenginlerinin dünyasına şahit olunabilmekte, gerçek hayatta hiç karşılaşma imkanı olmayan insanlarla nispet ve kıyas yapılmaktadır. Bu kıyas sadece maddi olanaklarla olmadığı gibi daha fazlasıyla fiziksel/bedensel özellikler üzerinden de olmaktadır. Teknoloji ve global sistem hepimizin evlerinin içine; sabah yatağından kuaförden çıkar gibi çıkan aktrisleri, fit vücutları, boğaza nazır sıfır konakların (ki oyuncuların hiçbirinin böyle bir konakta yaşama imkanı oluşmamaktadır) içerisindeki steril hayatları ve içindekilerin endamını arz etmektedir. Evlerimizin en mahrem yerlerinden izleme imkânı bulduğumuz bu seyirlikler gerçeklikten çok uzak olsa da ergen (tam gelişmemiş) zihinler için “neden benim böyle evim/vücudum yok, niye benim kahvemi hazırlayacak bir tanecik hizmetçim yok” mahrumiyet hissine sebep olmaktadır.

İnsan ihtiyaçlarını giderir, arzularının peşinden gider, eksikliklerini tamamlar, ulaşmak istediği için mücadele verir. “İnsan ömrü kovalamacadan ibarettir.” desek meseleyi daha yalın haliyle ifade etmiş oluruz. İnsan kendisini hangi konuda eksik hissediyorsa o konuda tamam olma gayretine girer. Bu süreçte amacına yaklaştıran her başarı ile mutlu olabilir. Meselenin kritik eşiği hayatımızın anlamını ve amacını kim belirliyor, bu amaca bağlı olarak mutluluk eşiğimiz nereden başlıyor? Eğer insan bilinçli olarak kendi değerleriyle hayatına bir anlam yükleyebilir, bu anlamı gerçekleştirmek için de kendi imkânları ile tutarlı bir süreç işletebilirse başarı da başarısızlık ta, mutluluk ta kendi cabasının sonucu olacaktır. Değilse…?

Günümüzün cari olan kapitalist sistemi “insan ihtiyaçları sınırsızdır” diyerek insanın satın alma tüketme iştahını sürekli aç tutmaktadır. Bunun iktisat teorileri ile uzun uzun anlatıldığı akademik metinleri ilgilisinin dikkatine bırakalım biz yalın halimizle devam edelim. Bazen bir meseleyi anlaşılmaz yapmanın yolu onu detaylara boğmaktan geçer. O yüzden biz sadelikten ilerleyelim.

İnsan ihtiyaçları sınırsızdır dediğinizde ve buna iman ettiğinizde hayatınızın tamamını ne kadar çalışırsanız çalışın asla tamamlayamayacağınız eksiklik, bitiremeyeceğiniz bir sarmalın içinde geçer. Ulaşamayacağınız bir kızıl elmanın peşinde huzurunuzdan, sağlığınızdan olursunuz da sonrasında isteseniz kaybettiklerinizi geriye döndüremezsiniz.  Keyif almak, mutlu olmak için çabalarsınız da mutluğu yanlış yerlerde aradığınızdan tüm bu çabalarınız sizi bir türlü istediğinize ulaştıramaz.

İnsanın soru sorması, “neden”leri “niçin”leri araması, mümkünse işin sonunda ulaşılması istenen yerin doğruluğu üzerinde tefekkür edebilmesi çok kıymetlidir. Öyle ki soru sormak cevaptan bağımsız olarak da çok değerlidir.  The Contact filminde çok hoşuma giden bir sahne vardı; filmin sonunda uzay dinleme istasyonunu gezen ilkokul öğrencilerinden biri filmin başrolündeki bilim insanına bir soru sorar. Soru “Uzayda bizden başka hayat var mı?”dır. Jodie Foster canlandırdığı bilim insanı “Bu çok güzel bir soru. Sence” diye cevap verir. Çocuk da “Bilmiyorum” der. Bilim insanı “Bu da çok güzel bir cevap.” diye karşılık verir.

İnsanın kendi hayatı ile ilgili olarak “Ben kimim? Varlığımın değeri, yaşamın gayesi ne?” gibi sorular sorması, sorabilmesi uzayın derinlikleri ilgili sorulardan ve cevaplarda çok daha kıymetlidir. Her şeyden önce biz kendimiz ile ilgili sorularımızı üretemez, sorularımıza kendimiz cevaplar veremezsek başkalarının bizim için verdiği cevaplara mahkûm oluruz. Kendi hayatımızı yaşıyor zannı ile başkalarının bizler için tasarladığı, her türlü veri aktarma teknolojisi ile 5.5 inçlik ekranlardan elimize, cebimize, zihnimize, gönlümüze düşürdükleri saçma sapan kaygıları kendimize amaç ediniriz de farkında olmadan ömrümüz geçer. Yoksa Aylık kazancı 4.500 ₺ olan birisinin 16.000 ₺’lik bir cep telefonu alma gayretini, İstanbul’da 15 yaşındaki kız çocuklarının G.Kore’ye gidebilmek için evden kaçmalarını, bir müzik gurubuna “arm” yazılmayı, işlevi vücudumuzu dış etkilerden korumak olan kıyafeti mağazadan yırtık şekilde almayı nasıl açıklarız. Bardak içindeki maliyeti belki 2-3 ₺ olmayan bir kahveye 20-30 TL verilemesi acaba bizim kendi öz tercihlerimizin sonucu olduğunu mu düşünüyoruz? O’nu içmenin, O’nu giymenin, O’nu izlemenin çok önemli olduğuna acaba biz kendimiz mi karar veriyoruz, biraz düşünelim? Acaba kararlarımız verirken inancımız, örfümüz, kültürümüz kişisel ihtiyaçlarımız mı daha çok belirleyici, yoksa dünyada geçerli olduğunu düşündüğümüz trendlere mi kendimiz kaptırdık.

Bir ağaç kökü ne kadar sağlam ve toprağa tutunmuşsa dışarıdaki etkilere o kadar sağlam direnir. İhtiyacını topraktan giderir. Göğe dal budak salar. Gölgesi olur, gölgesinde insanları barındırır. İşte ağaç için o toprak ne ise bizler içinde inancımız, tarihimiz, kültürümüz o toprak gibidir. İnancımız ne kadar sağlamsa, ihtiyaçlarımızı kendimiz belirleyebiliyorsak ne mutlu bize. Ama iyiyi, güzeli, kötüyü bizi biz yapan değerlerimizden öğrenmemişsek hayatımızı, moda, trend, popüler kültür gibi içeriğini harcama yaptırmak/tüketmek üzere dizayn edilen kavramlar belirler. Günün sonunda bize O kahveyi sevdiğimizi, O olmadan uyanamadığımızı, kendimize gelemediğimizi söylettirirler…
İnsanoğlu zaaflarla malüldür. Eğer kendini daha yüce ve kıymetli bir amacın, bir değerin parçası haline getirebilirse eksikleriyle değil değerleriyle kıymet bulur. Yapmakla değer kazandığını düşündüğü her uğraş onu değerli kıldığı gibi mutlu da yapacaktır. Tarih maddi olarak çok sıkıntılar çekse bile kutsal amaçlar için sıkıntılarla mücadele ederken huzuru zirvelerde yaşayan insanları görüp not etmiştir. Yine tarih varlığını idame ettirmek için her türlü imkâna sahip olmasına rağmen ihtiyacından daha fazlasını arzu eden, bunu kendine hırs haline getiren, evleri, yedi nesil boyunca yetecek imkânları olsa bile huzursuzluğu da zirvelerde yaşayan kişileri ve kalabalıkları da görmüş, not etmiştir. Yine tarih çokça yaşanmışlıklardan sonra huzur ve sükûnu iyilik yapmakta, faydalı olmakta, başka insanların derdini çözmek de bulan insanları da not etmiştir. Nihayetinde her kişi hikâyesini kendi yazarak üretir. Bu hikâyenin anlamı ve değeri kimlerle hangi yolda yazıldığı ile şekillenir. Bu da aslında kendinizin kim için, kimler için daha çok anlamlı olmamızı istediğimiz ile ilgilidir.

İmkânların insanı yalnızlaştırarak, sürekli rekabet içerisinde bireyselleştirdiği/bencilleştirdiği bir iletişim çağında toplumsallaşma sorunu yaşıyoruz. Herkese her yerden ulaşabiliyoruz ama muhabbet duymakta, aidiyet kurmakta zorlanıyoruz. Gördüklerimiz, özendiklerimiz bizleri daha fedakâr olmaya değil “dünyanın bizim etrafında dönmesi gerek”tiği sanrısına yol açabiliyor. Günün sonunda pastasındaki kremayı sorun eden tiplere dönüyoruz. İçimiz dışımız “ama kimse beni anlamıyor!”, “Kimse bana değer vermiyor.”, “Hayallerimin peşinden gitmeme izin vermiyor, yeterince destek olmuyorlar”, “hayat hiç adil değil” gibi cümleler kuran mutsuz bireylerle doluyor

Rahmetli nenemin bir sözü ile devam edelim de şöyle yazıya biraz ağırlık çöksün istiyorum. Çanakkale şehidi babasını hiç görmeyen nenem “ummayasın ki umusuluk olmayasın.” derdi. Beklenti içerisinde olma ki sonrasında hayal kırıklığı yaşamayasın, mutsuz olmayasın anlamında. Ya da şairin ifadesiyle… / apansız biter sınav/bir elektrik kesilmesi gibi/kesilir tulu emel…”

Yazı ağırlaştıysa biraz hafifletelim. Rahmetli nenemin sözünü Marvel evreninde “Örümcek Adam 3 Eve Dönüş Yok” filminde de kullanmışlar. Demek ki mevzu üniversal.

Hristiyan teolojisinde insan dünyaya günahkâr gelir ve vaftiz edilmesi gerekir. Kapitalizm bunu “insan dünyaya mutsuz gelir ve hayatı boyunca sürekli vaftiz (özenmesi, arzulaması ve bitimsiz bir şekilde arzusunu kovalaması) gerekir”e dönüştürerek insan ve toplumların sürekli sömürülmesinin zeminini oluşturmuştur.

Niyetimiz çoğu bizden kaynaklanan eksiklikler ve zaaflar için gerçeklikten uzak bir şekilde siyonizmi, kapitalizmi, emperyalizmi üst (veya alt) aklı suçlayıp sorumluluktan kaçmak değil. Mutlu olmayı amaç edinen insanın amacına ulaşmak için en kolay ve kısa yolu bulabilmenin imkânlarını konuşmak. İmkân bulabilirsek de mutlu olmanın bizatihi kendisinin insan hayatı için doğru amaç olup olmadığını da irdelemek isteriz.

Uzayan tırnağınızı kesmek için tırnak makasına ihtiyaç duymak ile manikür-pediküre ihtiyaç duymak arasındaki mahiyet/maliyet farkı sizin mutluluğunuzun mahiyetini/maliyetini belirleyecektir. Ulaşımdaki alternatif tercihleriniz farklı maliyetler çıkaracaktır. Bir nevi mutluluğu satın almaya (o da alabilirseniz) çalışacaksınız. Koyu bi nescafe (kola, pizza, vs vs..) içmeden kendinize gelemiyor, illa içmek ama onu da işi kahve hazırlamak olan özel eğitimli  birinden özel bir mekanda içmeyi şart görmek…, bir kıyafete ödediğimiz paranın üç katını onun üzerindeki marka logosuna ödemek, vs. vs. hiçbirimizi ne daha akıllı ne de daha mutlu yapacaktır. Acıkınca yediğiniz bir yemekten alacağınız haz ve mutluluğu, tok yediğiniz, masasına, sandalyesine, tabağına, çatalına, servisine, solondaki ışığına fazladan para ödediğiniz yemekten alamazsınız çünkü orda yemek detaydır…

Günümüzde “insanların mutlu bir yuva kurmak için ihtiyaçları;” dediğimizde soruya verilen farklı ihtiyaç kalemleri bugün yuvanın temeli olması gereken sevgi, güven, sadakat, kader birlikteliği gibi bağları detay haline getirebilmektedir. Kapitalizm evlilikte mutlu olma şartını özel seremonilerle, pahalı tek taş pırlanta yüzükle başlama şartını dayatır. O pırlanta yüzük ki değeri zaaflarınızla maluldür. Sadece onda size gösterilen imaj üzerinden tükettirilir. - Pırlanta yüzük hikâyesi özel bir yazı konusu olmayı hak ediyor aslında. Kısaca; çoğu Afrika’dan çıkarılan, maliyetleri düşürmek için çıkarıldığı bölgelerde sürekli kan ve kaos olan, değer vermezseniz aslında hiçbir anlam ve değeri olmayan, ucuza mal edip çok pahalıya satabilmek için 1950’lerde bir ürün olarak çıkarılan Marilyn Monroe’nin ve türdeşlerinin ağzından sinema ve filmlerde “sonsuza kadar daima” sloganıyla aşkın sembolü haline getirilen bir taş (bildiğiniz taş), piyasasını yüksekte tutmak için dolaşımdan çok daha fazla yeraltındaki depolarda tutulan, aslında altın ve para gibi değişim değeri de olmayan bir meta… -  Tam bir manipülasyon ve kapitalizmin başarı hikayesi, parmaklardaki zafer anıtı. Aklı başında irfan sahibi insanlar için “tek taş pırlanta” taşıdığı tüm imajlarıyla yutulmuş zokaların, kapitalizme esaretin sembolü…

Fazla uzak olmayan geçmişimizde “İki bakla bi sofa” mekânlarla yetinebilen, “İki gönül bir olursa samanlık seyran olur.” diyerek evlilikte mutluluğun kaynağının anlaşabilmek, uyuşabilmek olduğunu ifade eden insanlarımız, irfanımız vardı. Komşuluğundan her zaman mutlu olduğum, eskilerden bir dostumuzun emekliliğinde kıt imkânları ile küçük (80m2) ve güneş görmeyen bir eve sahip olduğunda evi için “Güzel Allah’ım ne istediysem verdi” derken ki mutluluğu acaba şimdi kaç zenginde var.

Şimdi mutlu olmak için sahip olmanız gerekenleri listelediğinizde, listenizin uzunluğu, listedekilerin ekonomik tutarı, ortaya çıkan bütçe için vermeniz gereken emek ve çalışma süreniz, talep edilen ve verilen psikolojik maliyetleri topladığınızda bir eşiğiniz olur. -Yine kısa bir bilgi olarak Türklerde eşik kutsanılan bir şeydir, (daha çok evlenmekle ilgili) statü değişkenliğini sembolize eder. Birazda o yüzdendir “eşiğe oturulmaz” üstünden atlanır.- Konumuza dönersek; mutluluğu para ile ilişkilendirdiğiniz yada paranın çok belirleyici olduğu bir eşikte, çıtayı koyacağınız yükseklik sizden istenecek gayreti çoğaltır, başarma ihtimalini düşürür.

Bu yazının çıkış fikrini de veren kendimden bir örnekle de durumumuzu açıklamak isterim.  Her sabah babasının kendisini okula bırakmasını isteyen bir evladı 100 metre ilerdeki otobüs durağından binerek ulaşabileceği bir okul imkânı mutlu etmeyecektir. Çünkü beklenti özel hissetmek ve nispet değeri oluşturabilmek ile ilgili…

Aileniz size meyveleri soyup, dilimleyip, tabakta çatalla yemeyi alıştırdıysa bir meyvenin sizi mutlu etme imkânı kalmamıştır. “bir yudum su bir zeytin tanesi” sizin için bir şükür vesilesi olmaktan uzaklaşmıştır. Mutluluğa ancak başkalarının sizin için ortaya koyacağı ilgi, alaka veya fedakârlık sayesinde ulaşabilecekseniz o zaman kaçınılmaz olarak şu sorunun cevabına da çalışmak gerekebilir “Kim sizin için niye fedakârlıkta bulunsun?” hadi sorumuz çoktan seçmeli olsun. “İhtiyaç sahibi mağdur musunuz yoksa prens veya prenses mi?” Mutluluğu başkalarının size olan “özel ilgi”sinde veya yüksek bütçelerle ulaşılan yerlerde arıyorsanız büyük ihtimalle mutsuz olmanız mukadderdir.

Amaç mutlu olmaksa mutlu olmak çok basit aslında. Sadece ihtiyaçlarınıza odaklanın, elinizdekilerin, etrafınızdakilerin kıymetini bilin, şükür sahibi olun ve şükredin. Şükredin ki size dünyadaki tüm evleri verseler vermeyeceğiniz görme yeteneğiniz, tüm arabaları verseler vaz geçmeyeceğiniz ayaklarınız var. Sabah uyandığınızda veya akşam sofraya karnınızı doyurmak için oturabiliyorsanız sizi doyuran her şey sizi mutlu edecektir ama sizin mutlu olmak için belirlediğiniz eşik kuş sütü ise, gümüş tabaklarda servis edilen yemekler ise, gitmek için can attığınız pahalı tatiller ise; sizin bunları sağlayabilmek için çok paraya ihtiyacınız var. Bunun içinde çok çalışmanız gerekir ki bu da ne kadar akıl işi düşünmek lazım. Bazılarının yaptığı gibi 10 günlük tatil için 12 ay para biriktirip taksit ödemek kimseyi daha akıllı ve mutlu yapmaz. Hatta o kadar borcu sindirebilmek, kendinizi iyi hissetmek için arkadaşlarınıza nispet yaparsınız da etrafınızdaki herkesi kapitalizmin, tüketim kültürünün kölesi olmaya davet etmiş olursunuz…

Derdimizi anlatmak için bu kadar çabaladıktan sonra yanlış anlaşılmakta bu metinden bir tembellik övgüsü çıkarılmasını da istemem. Akaidim çalışmanın ibadet olduğunu söyler. Mesele niçin çalışacağız. Naçizane cevabım; faydalı olmak, değer üretmek sadece kendimizin değil tüm insanlığın ihtiyaçları için çalışmamız gerektiğidir. Faydalı olmak, değer üretmek için çalışacak ahlaki olgunluğa ulaştığımızda tüm gayretimiz bizleri değerli kılacaktır.

Çalışalım, üretelim, paylaşalım, vaktimizi ve ömrümüzü bizi değerli kılacak, yapıldığında anlamı yarınlara uzanacak işlerin/uğraşların içerisinde olalım. Farkında olalım bir şeyin değeri ve anlamı yapıldıktan sonra ne kadar geleceğe aktarılabiliyorsa önceliğimiz/tercihimiz o işi yapmak olsun. Farkında olalım bir şeyin değeri ve anlamı yapıldıktan sonra ne kadar fazla insana fayda sağlıyorsa önceliğimiz/tercihimiz o işi yapmak olsun. Stres gibi bizi kendimiz tüketmeye yönelten hastalıklarımızı iyi insan olmakla, iyiliklerde bulunmakla iyileştirelim… Emin olun hem daha garanti hem daha ucuz.

Doğru yerde ararsanız mutluluk bedava…
 
 
 



Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!